Bir varmış, bir yokmuş. Pencerelerinden papatyalı bir parka bakılan küçük bir evde, oyun oynamayı çok seven bir tavşan yaşarmış. Parktaki salıncağı, kum havuzunu ve kıvrıla kıvrıla uzanan yolları pek severmiş. Bir akşam arkadaşlarıyla sözleşmişler. Ertesi sabah büyük çınarın altında buluşup yeni bir top oyunu oynayacaklarmış.
Tavşan sabah erkenden uyanmış. Kahvaltısını bitirmiş, yüzünü yıkamış. Pencereden dışarı bakınca sincabın topuyla parka doğru yürüdüğünü görmüş. “Ben de hemen geliyorum!” diye seslenmiş. Kapıya yönelmiş ama ayaklarına bakınca durmuş. Ayakkabılarını giymemişmiş. Her zamanki gibi kapının yanına bakmış; orada yalnızca küçük bir yaprak duruyormuş.
Önce koltuğun altını aramış. Bir boya kalemi, iki tahta küp ve uzun zamandır bulamadığı oyuncak teknesi çıkmış. Ayakkabılarından biri de teknenin arkasındaymış. Tavşan sevinip onu giymiş. Öteki ayakkabıyı bulmak için minderleri kaldırmış. Sonunda oyuncak sepetinin içinde, tahta küplerin arasında duran ikinci ayakkabısını görmüş.

“Şimdi hazırım!” demiş. Fakat kapıyı açarken güneş gözlerini kamaştırmış. Şapkasını almak için geri dönmüş. Masaya, sandalyeye, yatağın ucuna bakmış. Hiçbirinde yokmuş. Ararken battaniyesini yere indirmiş, kitaplarını üst üste koymuş. Şapkasını sonunda oyuncak ayısının başında bulmuş. Bir gün önce ona giydirdiğini ancak o zaman hatırlamış.
Tavşan parka vardığında arkadaşları topu sepetine yerleştiriyormuş. Yeni oyunu birkaç kez oynamışlar, şimdi biraz dinleneceklermiş. Tavşanın kulakları düşmüş. “Ben sizinle oynamak için erkenden kalkmıştım.” demiş. Sincap yanına oturmuş. “Seni bekledik. Bir türlü gelmeyince oyuna başladık.” Tavşan ayakkabılarının uçlarına bakmış. “Hazırlanmak yerine eşyalarımı arayıp durdum.”
Bir süre çınarın gölgesinde oturmuşlar. Sonra birlikte kumdan yollar yapmışlar. Tavşan yine eğlenmiş ama merak ettiği top oyununu kaçırdığı için üzgünmüş. Eve dönerken ayakkabılarının ve şapkasının nerelerde bulunduğunu düşünmüş. Hepsi başka bir yerdeymiş. Üstelik ararken odasını daha da karıştırmış.
Eve girince ayakkabılarını çıkarıp elinde tutmuş. Tam koltuğun yanına bırakacakken durmuş. “Sizi yarın yine burada aramak istemiyorum.” demiş. Kapının yanında boş duran alçak rafı silmiş. Ayakkabılarını yan yana yerleştirmiş. Şapkasını da hemen üstündeki, kolayca uzanabildiği askıya asmış. Sonra birkaç adım geri çekilip bakmış.

Raf için küçük bir kart hazırlamış. Üzerine yan yana iki ayakkabı çizmiş. Askının yanına da şapka resmi yapıştırmış. “Ayakkabılar rafta, şapka askıda.” diye söylemiş. Sözleri kısa ve kolaymış. Yerdeki battaniyesini yatağına götürmüş, kitaplarını yerlerine koymuş. Oyuncak ayısına ise şapkası yerine küçük bir kurdele bağlamış.
O akşam bahçeden döndüğünde şapkasını alışkanlıkla sandalyeye bırakmış. Birkaç adım sonra kapının yanındaki resmi görmüş. Geri dönüp şapkayı askıya taşımış. Ayakkabılarını da rafa koymuş. Her şeyi bir anda hatırlayamıyormuş ama resimler işini kolaylaştırıyormuş. Yatmadan önce kapının yanına bakınca sabah kullanacağı eşyaları orada görmüş.
Ertesi sabah sincap penceresinin önünden geçerken el sallamış. “Bugün top oyununu yeniden oynayacağız!” diye seslenmiş. Tavşan kahvaltısını bitirip hazırlanmış. Ayakkabılarını raftan almış, şapkasını askıdan indirmiş. Bu kez koltuğun altına eğilmesine, oyuncak sepetini boşaltmasına gerek kalmamış. Kapıyı kapatırken gülümsemiş.
Parka vardığında arkadaşları daha oyun çizgilerini çiziyormuş. Tavşan da bir dal alıp onlara yardım etmiş. Oyun başlayınca ilk pası sincap ona atmış. Tavşan topu yakalayıp sevinçle gülmüş. Akşam eve döndüğünde ayakkabılarını rafa, şapkasını askıya bırakmış. Sonra oyuncak teknesini alıp halının üzerine oturmuş. Bu kez oyuna ayıracak bolca zamanı varmış.

Gökten üç elma düşmüş: Biri eşyalarına yer bulan tavşana, biri onunla oynayan arkadaşlarına, biri de küçük alışkanlıklarla gününü kolaylaştıran bütün çocuklara.





